En son yine bir pazar akşamı yine tam bu saatlerde yazmıştım. Aynı programı dinliyorum ve tam şu anda İlhan İrem çalıyor. Bu şarkısı güzel.
Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Birileri blogu okuyor biliyorum ama kimin okuduğunu bilmiyordum. Öğrenmiş oldum. Şaşırdım biraz.
Her şey instagram'daki bio kısmına yazılan bir cümle ile başladı. Ben bana yazıldığını bilmeden cevap verdim ya da gerçekten bana yazılmamıştı sadece benim yazdığımın cevabı geldi. Belki instagram'da bio üzerinden mesajlaşan ilk insanlar biziz.
Yine bir sonuca bağlayamadığım bir yazı oldu. Dağdan geldim. Yorgunum. Bir ihtimal tamamlarım çünkü başlarken aklımda bir sürü şey vardı.
uykum var. Aslında alkol etkisi yani uykum yok. Şimdi ben özlemekten falan bahsedeceğim sen geri zekalı gibi üstüne alacaksın. Halbuki sadece Barış Manço dinliyorum ve kafam güzel - sanırım kestaneli diye alınan ama içinde kestane olmayan pastadan-.Bu arada -ki ayrı mıydı lan? Hay bin dil bilgisi iyice paranoyak oldum.
Hayat bir film sahnesi değildir. Gerçek aşıklar ellerinde çiçekle rengi yeşil apartmanların önünde oturup kıvırcık saçlı "O" kız gelsin diye beklemezler.
Soğuk - gerçekten soğuk- bir bira ve Neşet Ertaş yeterlidir o son satırları yazıp göndermek için. Bunlar aslında bahanedir. O satırı yazmak için kaç kez aynı şarkıyı dinlediğin veya kaç promil alkol yüklendiğin kimsenin umurunda değildir.
( İyi düşün yazarken. Yani düşün derken önce ilk aklına gelenleri yaz. Sonra aklından çıkarman gerekenleri sil. Kalanları yeninden düşün. Efsunlanmış gibi durmadan yazdığını zannediyorsun ama kağıt boş. İki seçeneğin var ya "O" aklından çıkacak ya da yazmayacaksın. "O" olmasa yazar mısın? "O" olmadığı için mi yazıyorsun? Bunlar karışık şeyler. İlk iki paragrafta neyden bahsediyordun? Oraya dön. )
Hayat, diyordu bir film sahnesi değildir. Aslında hayat hiç bir bok değildir. Elinde hem zaman da hem de uzayda seyahat edecek bir kutu olsaydı hayat gerçekten ama gerçekten fütursuzca yaşanabilirdi. Ne yazıktır ki yok. Tam da bu yüzden her şeyi bir kenara bırakıp düşünmek lazım. Şimdi veya hiç. Çünkü zararın neresinden dönersen kardır diye bir şey yok.
Yazamıyorum. Bir yere bağlayamadım. paragraflar arasında atlıyorum. Kafam çok dağınık.
Hadi gidelim be.
Dinle bak gerçekten gidelim. Gölgemden hızlı ateş edemem belki ama eğer dinlersen seni alıp uzaklara götürebilirim.
Hiçbir şey yapamazsam kitap okurum sana şarkı söyleyemem ben bilirsin bok gibi sesim var.
Gel balkona çıkalım bir sigara yak bana da verirsin bir nefes ama soğuğa dikkat et üşütmeyelim.
bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. mevlanakapı'da. babası zabıtaydı. alkolik hasta bi adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. bu anasıyla yoksul, perişan... bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bi şeyler. bi de zagor vardı. bizim eski evin kiracısının oğlu. babası filimciydi yeşilçamda. cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. ama sevimli, yakışıklı oğlandı. bizimkine aşık etmiş kendini. ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. öylece büyüdük gittik işte. ne bok varsa hep askerliği beklerdim. dört sene kaldı, üç sene kaldı... sonunda o da geldi gittik. bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan... nikahlandık. iki taksi bi dükkan verdi peder.... dükkanda koltuk moltuk satardım. bi gün bu orospu çıkageldi. hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. böyle basma bi etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar... pırlanta anlıyacağın. şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. kanıma girdi o gün. tabii taktım ben bunu kafaya. ertesi gün bi soruşturma... dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. ama asıl zagora kesikmiş. zagorda kaftiden içerde o sıra. bi gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. yazıldım peşine. tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik sağmalcılar'a benim içimde bi sıkıntı... işi anladım tabii: zagoru ziyarete gidiyor. bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. o ara zagor içerden çıktı. sonra bi duyduk; kaçmış bunlar. altı ay mı bi sene mi; kayıp. hep rüyalarıma girerdi orospu. o gün dükkana gelişini hiç unutamadım. benimkine bile dokunamaz oldum. sonra bi daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. karakolda beş gün beş gece işkence buna. arkadaşlarının öcünü alıyorlar. kaltağa da öyle... önce öldü dediler zagor'a, sonra komalık. ankara'da oluyor bunlar. bizimki bi gün çıkageldi mahalleye. zagor içerde, en iyisinden müebbet. bi sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyor. önce tanıyamadım. anlayınca içim cız etti. cız etti de ne? tornavida yemiş gibi oldu. çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bi surat... ama bu sefer başka güzel orospu. orhan'ın şarkıları gibi. kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. dedi para lazım, çok para. zagor'a avukat tutacakmış. ilerde öderim dedi. esnafız ya biz de, "nasıl?" diye sormuş bulunduk. orospuluk yaparım dedi, istersen metresin olurum. içime bişey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak! işte o gün bi inandım orospuyla tam yirmi yıl geçti. uzatmayalım, zagor'a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. orospu da peşinden. sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden... önce dükkan gitti, ardından taksiler. karı terk etti, peder kapıları kapadı. yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. iş bilmem, zanaat yok. bu tınmıyor hiç. ilk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. gözünü yumup yatıyor milletin altına.gel dönelim diye çok yalvardım. evlenelim, pederi kandırırım, zagor'a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. ne yaptı buna anlamadım. kaç defa dönüp gittim istanbul'a. yeminler ettim. doktorlar, hocalar kar etmedi. her seferinde yine peşinde buldum kendimi.bi keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile... beni abisiyim diye yutturduk herife. nedense rahatladım, oh dedim, kurtuluyorum. bu da akıllanmış görünüyor. yüzü gözü düzelmiş, çocuk diyor başka bişey demiyor. sinop'ta oluyor bunlar. ben de döndüm istanbul'a. doğumuna yakın, zagor bi isyana karışıyor gene. hemen paketleyip diyarbakır cezaevine postalıyorlar. çok geçmeden bizimki depreşiyo gene; o halinle kalk git sen diyarbakır'a, üç gün ortadan kaybol... herif kafayı yiyor tabii. dönünce bi dayak buna: eşşek sudan gelinceye kadar. kızın sakatlığı bu yüzden.sonra çocuğu doğuruyor. durum hemen anlaşılmamış. ortaya çıkınca bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. çocuğu da alıp vın diyarbakır'a, zagor'un peşine. allahtan herif delikanlı çıkıyo da şikayet etmiyo. ben o ara istanbul'da taksiden yolumu buluyorum. epey bir zaman böyle geçti. yine her gece rüyalarımda bu. zagor'un diyarbakır cezaevinde olduğunu duymuştum o sıralar. bir gece bir büyükle eve geldim. hepsini içtim. zurnayım tabi. bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. bir daha açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır'a geldik diyor. baktım, sahiden diyarbakır'dayım. bi soruşturma... kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. hiç bişey demedik.
o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını,usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte.
Kardeşimin mezuniyeti sebebiyle bir sürü veda konuşması dinledim. Hemen hepsi klasik bir kaç söz söyleyip indiler sahneden. Hatta aralarında sahnede kürsüye yürümesi konuşmasından uzun süren gençler vardı.
Ben olsaydım veda konuşmama çıkarken çalan şarkı " sarhoş cafer " olurdu. Konuşmama da Dr. House'a, Dr. Who'ya, Dr. Walter Bishop'a, Da Vinci'ye, Erasmus'a, Frank Underwood'a, teşekkürle başlardım. Behzat Amir'e selam çakmadan geçmezdim elbet.
En önemlisi Leyla'lara ve Mecnun'a, İsmail abiye teşekkür ederdim. ( not: önce Funda'ya teşekkür ederdim ama onu buraya sığdıramayız. )
Sınava saatler kala sabah kendime gelmemi sağlayan Nihat Sırdar'a da teşekkür ederdim. Akşamları koştur koştur gittiğim tekelin sahibi abiye teşekkür ederdim.
Paspas'a, Carlos'a, Kurabiye, Tarçın, Karabiber ve Şekerpare'ye teşekkür ederdim.
Uzun bir konuşma olacağı kesin böyle böyle gider muhtemelen sonunda mikrofonu açık tutan abiye teşekkür ederimle biterdi.
Kardeşim kısa konuştu.
"Hepiniz hoşgeldiniz,
Afyon'a ilk gelişimde beni "hep yanındayım kızım" der gibi elimden tutup getiren babama, her vedalaşmamızda "kızım ne yapar orda tek başına" diye düşünüp içini sızlatan anneme, her daim varlığını yanımda hissettiğim abime ve siz değerli hocalarıma teşekkür ederim.
Ayrıca, Soma'daki maden kazasında ve Bosna'daki sel felaketinde hayatını kaybeden yurttaş ve soydaşlarımıza Allah'tan rahmet diliyorum."
Bir kaç sene oldu ben bloga başlayalı. İlk planım gezdiğim yerleri yazmaktı arada sırada başka şeyler de yazacaktım. Fotoğraflara başladım yine yazdım bi ara hepten fotoğrafa döndüm. Sonra yine yazmaya başladım. Yazıp kaldırmak zorunda olduğum şeyler oldu ( sen eski kız arkadaşının tenini anlatırsan burdan olmaz tabi.) Neyse işte iki gün önce otuzbirbinküsür kez tıklandı bu alan. Okuyan, bakan, dinleyen arkadaşlar e-postayla, mesajla, yorumla hep bir şeyler yazdılar dün Funda hemen bu yazının altındaki başlık koymaya bile üşendiğim yazıyla ilgili bir yorum gönderdi. Şöyle ki:
"Senin yazılarını okurken böyle bir romanı ortasından açmışım da en güzel yerine denk gelmişim gibi oluyor çok güzel aktarıyorsun hislerini" dedi.
Bilgisayarımdaki tüm şarkıları sildim mesela. İnternet üzerinden dinlemek daha kolay geliyor ama pişmanım eskiden hangi şarkıları dinlediğimi unuttum. Yeni şarkılarda zaten bi bok yok.
Neşet Ertaş çalıyor, Gönül Dağı, dolunay vardı ben eve girerken. Biraz bulut gelmişti önüne. Aptal bir film kahramanı olsam elimle temizlerdim bulutları. Dolunay herkese lazım.
Hesapladım. Odandan değil ama salondaki büyük balkondan bakarsan dolunayı tam olarak görebiliyorsun. Yere oturup izlemelisin.
Evinin salonundaki ilk geceyi hatırlıyor musun? Aynı günün sabahını.
Sabah doktora gitmeliyim. Sevmiyorum hastaneleri. İlaç kokusunu, hasta insanları, köşedeki çiçekçiden alınmış buketleri.
Yareme tuz diye yakamoz bastım / Tek şahidim aydı. ( 21:12)
Bir karga bir kediyi öldüresiye bir oyuna davet ediyordu. Hep böyle mi bu? Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden, kendimi bulamıyorum dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer.'.. Kafatasımın içini, bir küçük huzur adına aynalarla kaplattım, ölü ben'im kendini izlesin her yandan, o tuhaf sır içinden! Paniğini kukla yapmış hasta
bir çocuğum ben. Oyuncağı panik olan sayın yalnızlık kendi kendine
nasıl da eğlenir.Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına niye kimselerizin vermez yollarıma kuş konmasına? "Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş.
Sabahın dördünde kalktım -ki ikide eve gelmiştim-. Aynı sabahın yedisinde otobüse binmeliydim. Evden çıktığımda otobüsün kalkmasına tam bir buçuk saat vardı ve yağmur yağıyordu.
Otobüste gözümü açtığımda sisten dışarısını seçemedim. Saat epey olmuştu ama Ankara'ya hala üç saat yolum vardı. Uyu uyan uyu uyan Ankara'ya geldim neyseki.
"Dikkat: Yolun bundan sonrası hep iki kişiliktir."
Terminalde buluşma, Ankara simidi ve havaalanına giden otobüsteyiz. Kısa bir Ankara turu da biletlere dahil. Esenboğa Havalimanına koştura koştura girdik son anda öğrendik ki son iki yolcu biziz ve şanslıyız.
Ankara'nın yağmurundan çıkıp bulutları aşınca mis gibi bir hava aşağıda bulutlar istikamet Trabzon. Manzara şahane ama o kadar uykum var ki başımı koyunca omuzuna kestirmişim biraz.
Yeniden bulutların içine daldık Trabzon'da yağmursuz kapalı bir hava. Denizin üstüne alçal.. alçal sağımızda Trabzon. Tepelerde sis bulutları.
Trabzon'a ilk kez gelmiş gibi heyecanlıyız ikimizde. Sanki koşmazsak veya o anları ölümsüzleştirmezsek çarçabuk bitecek gibi.
Doğru Meydan'a. Alev, kırmızı bavulu ve ben Meydan'dayız. Birazdan Tolunay gelip bizi alacak artık eve gitmem lazım yorgunum, uykum var ve acıktım.
Biraz dinlendikten sonra yemek için dışarı çıktık. Tolunay rehberimiz istikamet Ercan Burger. Dev gibi hamburger patates, marul ve Akçaabat köfte. Yediğim en leziz hamburgerdi.
Trabzon'a gidersen Ganita'nın orda Emperial Çay Bahçesi'nin hemen altında Rıhtım Balıkçısı var. Dışarda üç beş masa sadece. Biz önce çay ve deniz için gittik ama uskumru şahane bir balık ve ordaki abi bu işi gerçekten iyi biliyor.
Ertesi sabah:
Çok erken olmasa da sabah kalkıp sahile indik. Yol boyu yürümek lazım mis gibi deniz. Denizin ortasında bekleyen bir gemi.
Üç hafta Trabzon'a gitme hayali kurup plan yapmayınca ne yapacağına da karar veremiyor insan. Seçenekler belli Boztepe, Atatürk Köşkü, Ayasofya Kilisesi yani hep şehir içi yerler. İçimize tembellik işlemiş sanki bir iki saat turlayıp eve geri dönüyoruz sonrası ağır uyku hali.
Trabzon'da gezmekle ilgili çok şey yazılabilir zaten bir çoğunu başka başka yerlerde okumuşsundur ama Trabzon'a gidersen Rıhtım Balık ve Ercan Burger'e git.
Kendine özgü, sadece Karadeniz mutfağı olmasın dersen Kalender var. İç mekan tasarımı, menüleri, yemekleri tek tek seçilmiş özenle sunulmuş. Soya soslu tavuk, Çerkes çorbası ve kabak tatlısı ilk sefer için favorilerim. Ha birde sabah on birden önce gidersen kahvaltı da var.
Kahvaltıya gelmişsek eğer Trabzon'daki son günümüzün bombası Cafe Nişantaşı. İki kişi için tek kişilik kahvaltı söylemeniz yeterli mis gibi kuymak sınırsız çay ve patlayana kadar yiyebilmek Öyle harika bir görüntü ve lezzet ki önce gözünü doyurman lazım.
Ertesi sabah yazdığına bakma dört güzel gün geçirdik Trabzon'da. Frida Kahlo'nun inanılmaz bir kadın olduğuna inandık bir akşam. Akşam eve girmeden havuç ve salatalık aramaya koyulduk. Sabah simit almak için en güzel yeri bulup sıcak sıcak yedik Trabzon simitlerini.
Trabzon'dan ayrılırken son isteğimiz Trabzon simidi oldu. Ankara'da otogarda elimizde Ankara simidi vardı, Trabzon'da Trabzon simidi. İki simit arasında gittik geldik.
Trabzon'un en güzel yanı insanlar, dostlar. Tolunay olmasaydı günün çoğunda pinekleyeceğimiz ev olmayacaktı Ercan Burger olmayacaktı. Aşkın olmasaydı Kalender ve Cafe Nişantaşı olmayacaktı, az rakı çok muhabbet olmayacaktı. Ve en önemlisi Alev gelmeseydi Trabzon'a gitmeyecektim. Sabah kalkıp sahilde yürümeyecektim. Rıhtım'daki Uskumru'yu tatmayacaktım.